İçimizde Kimler Kimler Var!?
Benlik, bizlik olabilir mi?
“Ben böyleyim.”
“Ben insanlara güvenemem.”
“Ben tembelim.”
“Ben çok çalışkanım.”
“Ben yalnızlığı severim.”
Cümlenin öznesi hep aynı: ben.
Sanki bütün kararlar, korkular, arzular ve çelişkiler kafamızdaki tek bir merkezden çıkıp deneyimleniyormuş gibi.
Nasıl yani, yoksa öyle değil mi?
Gelin çelişkiler dünyasına kısa bir göz atalım: Pazar sabahı hiçbir şey yapmadan kitap okumak istiyorsunuz ama pazartesi sabahını düşünerek huzursuzlanıp kitap okumayı kendi burnunuzdan getiriyorsunuz. Birini çok özlüyorsunuz ama o kişi sizi aradığında telefonu açmak istemeyebiliyoruz. Bir işi yıllarca arzulayıp elde ettiğiniz gün oradan kaçmanın hayalini kurabiliyorsunuz.
Bunlardan hangisi gerçek ben?
Sanki soruda bir yanlışlık var gibi.
Tek bir “ben” olduğumuzdan ne kadar eminiz?
Batı düşüncesinde benlik uzun süre merkezi ve tekil düşünüldü. Hatta dendi ki düşünüyorum, öyleyse varım! Hem düşünce benliğin varlığını teyit etti, hem de var olduğumuzdan ve ben diye bir şey olduğundan tam anlamıyla emin olduk. Gilles Deleuze ve Félix Guattari ise biraz da farklı düşünüyor.
Anti-Oedipus'ta insan, akışkan bir arzu kümesidir. Arzu bağlanır, ayrılır, başka şeylerle yeniden bağlanır… Aileden ekonomiye, bedenden kültüre uzanan daha büyük sistemlerin içinde hareket eder. Öznenin kendisi bile bütün bunların başında oturan küçük bir yönetici olmaktan çok, bu süreçlerin içinden ortaya çıkan geçici bir oluşumdur. Bu değişkenlikte aslında bizleri minik şizofrenler olarak hayal eder yazarlar. Ancak Deleuze ve Guattari'nin bahsettiği “şizofrenik süreç” ile klinik şizofreni aynı şey değil. Klinik şizofreniyi ideal bir özgürlük biçimi olarak sunmuyorlar. Onların ilgisini çeken şey daha çok, düzenli ve tekil olduğunu varsaydığımız öznenin altında bağlantıların, kopuşların, arzuların ve çoklukların bulunması. Her bağlamda başka “bizlerin” açığa çıkması.
Yani İçimizde tek bir yerden kaynaklanmayan bir benlikler, arzular ve varoluşlar devinimi olabilir.
Psikolojide de bu iddianın bir karşılığı var: Internal Family Systems — İçsel Aile Sistemleri.
Bir ben vardır bende benden içeri…
IFS'in başlangıç varsayımlarından biri parçalardan oluşan bir bütün olmamız.
Bazen çalışmak isteyen bir tarafımız vardır.
Bazen kaçmak isteyen.
Bazen insanlara yaklaşmak isteyen.
Bazen daha onlar yaklaşmadan duvarları kaldıran.
IFS bunlara parts, yani parçalar der.
Buradaki “parça” kelimesi insanın gerçekten ayrı kişiliklere bölündüğü anlamına gelmez. Bu nedenle IFS'i dissosiyatif kimlik bozukluğuyla — eski adıyla çoklu kişilik bozukluğuyla — karıştırmak önemli bir kategori hatası olabilir.
IFS çok daha sıradan bir şeyi tarif etmeye çalışır:
Aynı insanın içinde birbirinden farklı öğrenme geçmişleri, korkular ve amaçlarla çalışan eğilimlerin bulunması.
“Bir yanım gitmek istiyor ama bir yanım kalmak istiyor,” dediğimiz anları ve durumları biraz daha ciddiye alır ve ekler: Bu çelişen tarafların çoğu rastgele değildir. Her tarafın benimsediği bazı işlevler vardır. Genellikle de bizi bir şeyden korumaya çalışırlar.
Parçalar, Charlie, utanç ve tıkınma döngüsü
Darren Aronofsky'nin The Whale'ındaki Charlie'yi ele alalım. O sürekli tıkınan, kendinden tiksinen, yaşadığı kaybı yemek yiyerek atlatmaya çalışan Oscar ödüllü karakter IFS’yi anlarken bize epey yardımcı oluyor.
IFS’e göre içimizde farklı görevler üstlenen parçalar var. Bazıları bizi gündelik hayatın içinde düzenli, işlevsel ve kontrollü tutmaya çalışıyor. Bazıları kriz anında devreye girip bizi acıdan hızla uzaklaştırıyor. Bazıları ise çok daha eski yaraları, utancı, korkuyu, yalnızlığı veya değersizlik hissini taşıyor.
Richard Schwartz bu yapıyı kabaca üç tür parça üzerinden anlatıyor.
İlki, yöneticiler — managers.
Bunlar kontrolcü parçalar. Hata yapmamak, reddedilmemek, rezil olmamak, başarısız olmamak, güvende kalmak için bizi planlı, dikkatli, uyumlu, başarılı veya bazen mükemmeliyetçi olmaya zorlayabiliyorlar.
İkinci grup, itfaiyeciler — firefighters.
Onların derdi geleceği kontrol etmek değil. İçimizde çıkan duygusal yangını söndürmek.
Yoğun bir utanç, yalnızlık, kaygı veya değersizlik hissi ortaya çıktığında hızla devreye girip dikkati başka yere çekmeye çalışırlar. Aşırı yeme, alkol, seks, alışveriş, ekran, uyuşma, öfke, dürtüsel davranışlar veya saatlerce kendini bir şeye kaptırmak bazen böyle bir işlev görebilir.
Davranışlarımız zarar verici olabilir.
Ama parçanın amacı çoğu zaman zarar vermek değildir.
Amaçları, o duyguların yoğunluğunda boğulmamızı önlemektir.
Üçüncü grup ise sürgünler — exiles.
Bunlar içsel ailemizin en hassas üyeleridir. Çocukluktan, kayıplardan, reddedilmeden, terk edilmekten veya utançtan kalan yükleri taşıyabilirler. Sürgün denmelerinin sebebi, taşıdıkları yükün yoğunluğundan ötürü ailenin dışına itilip köşede bir yerde gizlenmelerini tercih etmemizdendir.
Yöneticiler ve itfaiyeciler çoğu zaman tam da bu sürgünlere ulaşmamamız için çalışır.
Çünkü sistemin bazı parçaları,sürgünler sistemi ele geçirirse gizlemeye çalıştığımız o acıları yeniden hissedersek bununla baş edemeyeceğimize inanır.
Dönelim filme.
Filmin merkezindeki Charlie’nin yeme davranışını yalnızca irade eksikliği, haz arayışı veya kendine zarar verme olarak okursak önemli bir şeyi kaçırabiliriz.
IFS açısından bakınca Charlie’nin yeme davranışı bir itfaiyeci parça gibi düşünülebilir.
“Charlie büyük bir yas taşıyor.
Alan’ın kaybı.
Kızından kopmuş olmanın suçluluğu.
Kendisine yönelik utanç.
Yalnızlık.
Bedeniyle kurduğu ağır ilişki.
Hayatını geri döndüremeyeceği hissi.”
Bunların her biri sistemin daha hassas, sürgünde kalmış taraflarını tetikleyebilir.
Ve tam o anda yemek yemek devreye girer.
Bu durumda Charlie sadece yemez. Yiyerek kendini düzenler ve uyuşturur.
Sanki içerideki bir parça şöyle der:
“Bunu şimdi hissetme.
Alan’ı düşünme.
Kızını düşünme.
Kendinden ne kadar utandığını düşünme.
Ye.”
Üstelik Charlie’nin sistemi yalnızca yemek yiyen bir itfaiyeciden oluşmuyor.
Onu izleyen, yargılayan ve cezalandıran başka parçalar da var.
“Yine yaptın.
Kendini bu hale sen getirdin.
Artık düzeltemezsin.
Bak neye dönüştün.”
Bu sesler birer yönetici gibi çalışabilir.
Ve sistem kendi kendini besleyen bir döngüye girer:
Utanç yükselir.
Sürgündeki acı harekete geçer.
İtfaiyeci yemekle devreye girer.
Geçici bir rahatlama gelir.
Ardından yönetici eleştirmeye başlar.
Utanç büyür.
Ve döngü yeniden başlar.
Bu açıdan Charlie’nin trajedisi, içinde “kötü” bir parça olması değildir.
Trajedi, parçaların birbirini sürekli tetiklemesi ve hiçbirinin sistemi gerçekten rahatlatamamasıdır.
Belki The Whale’ı IFS üzerinden okurken en önemli soru da bu olur.
Charlie neden yiyor?
değil.
Charlie’nin içindeki bu parça, onu neyden koruyor?

Ailemizle Tanışalım
Charlie’nin hikayesi oldukça uç bir örnek. Çoğumuz acımızı onun kadar görünür, bedenimize kazınmış ya da yıkıcı biçimde taşımıyoruz.
Ama içerideki mekanizma o kadar yabancı değil gibi.
Bazen işe gömülüyoruz. Bazen telefonu saatlerce kaydırıyoruz. Bazen birini aramak isterken ondan uzaklaşıyoruz. Bazen kendimize çok sert davranıp sonra o sertliğin yarattığı ağırlıktan kaçacak başka bir şey buluyoruz. Bir tarafımız yangın çıkarıyor, başka bir tarafımız söndürmeye çalışıyor...
Belki Charlie’yi izlerken rahatsız edici olan şeylerden biri de bu.
Bunlardan hangisi gerçek ben?
Belki hiçbiri tek başına değil.
Bir sonraki yazımızda da "ben"i ele alacağız.


